Ağaçların izinde, öykünün peşinde…

aimsaddergisi-reklamalani

Bulutlara uzanan dalları ile göğü saran, yüzlerce yıl dimdik ayakta duran ağaçların anlatacak çok öyküsü var. Tarihe tanıklık eden ağaçlardan en ünlüsü Sultanahmet Meydanı’ndaki büyük çınar. “Kanlı çınar” da denilen bu ağaç pek çok dehşetli olaya şahit olmuş tarih boyunca…

“Evvel zaman içinde” diye başlar ya masallar… Biz de sizlere, geçmişten bugüne yüzlerce yıl dimdik ayakta duran, en büyük yıkımlara da, en coşkulu kalabalıklara da, ihanetlere de, mucizelere de, en büyük aşklara da tanıklık eden, öyküsüyle kâh üzen, kâh mutlu eden, kâh şaşırtan tarihteki ünlü ağaçların hikayesini anlatalım istedik.

Ünlü ağaçlar deyince aklımıza kuşkusuz ilk gelen ağaçlardan biri çınar ağacı… Uzun yıllar yaşayan kalın ve haşmetli gövdesi, bulutlara uzanan dalları ile göğü saran çınar ağaçları tarihin en nadide tanıklarından biri.
Tarihimizde çınar ağacı çok önemli bir yere sahip. Rivayete göre Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulduğu sıralarda Osman Bey rüyasında çınar ağacı görmüş, bu da çınar ağacının ululuğuna ve sonsuzluğuna işaret olarak yorumlanmış. Osmanlı’da bütün camilerin bahçelerinde çınar ağacı vardı, bu ağaçların eskiden her caminin bahçesine dikilmesindeki sır, ağaçların büyüdüklerinde minareden daha uzun olması sebebiyle camilerde paratoner görevi görmesiydi. Yani canları pahasına yıldırımları üzerlerine çekerek minareleri kurtarıyorlardı.

Tarihe tanıklık eden ağaçlardan kuşkuşuz en ünlüsü Sultanahmet Meydanı’ndaki büyük çınar. “Kanlı çınar” da denilen bu talihsiz ağaç pek çok dehşetli olaya şahit olmuş tarih boyunca.

Bu olayların en unutulmazı yeniçeriler ve sipahilerin çıkardığı Çınar Vakası olarak da adlandırılan büyük isyan. XVII. yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı Devleti, idarî yönden oldukça karışık bir döneme girdi. Bu durum özellikle IV. Murad devrinden sonra daha da arttı, çocuk yaşta tahta geçen Sultan IV. Mehmed’in devlet idaresine hâkim olamaması yüzünden sarayda vâlide sultanlar ve iç ağalar nüfuz kazandı. Devlet erkânı arasındaki rekabet ve geçimsizlik ise son haddine vardı. Bu sebeple Girit Seferi dolayısıyla Venediklilerle Adalar denizinde devam eden savaşta başarı sağlanamadı, hatta Çanakkale Boğazı kuşatma altına alındı.
İmparatorluğun malî durumu da iyi değildi. Ekonomik sıkıntılar dolayısıyla akçelerdeki maden miktarı azaltılıyor, bir nevi devalüasyona gidiliyordu. Askerlerin maaşları düzenli ödenemiyordu. Askerler değeri düşürülmüş akçeler ile esnaftan alışveriş edemiyor, sık sık pazar yerinde kavgalar çıkıyordu. Ardından 1656 yılının Mart ayında sipahiler ve acemi oğlanlar, İstanbul Kaymakamı Zurnazen Mustafa Paşa’nın kışkırtmalarıyla isyanı başlattılar.

Patlak veren isyan birkaç gün boyunca sürdü. Girit seferinden dönen askerler de buna iştirak ettiler. Fatura Padişah’a değil, devlet görevlilerine kesildi.

Yeniçerilerin başında Şamlı Mehmet, Hasan Ağa ve Karakaş Mehmet Ağalar bulunuyordu. Hasan Ağa Padişah’ın huzuruna çıkarak ölümünü istedikleri 30 kişinin listesini bildirdi. İhtilal’ın büyük vahametiyle geldiğini gören Padişah IV. Mehmed, defterde yazılı memurları isyancılara teslime mecbur kaldı. İsyancılar, teslim aldıkları kişileri hemen orada öldürdüler. Cesetlerini Atmeydanına götürerek meşhur çınarın dallarına astılar. Cesetlerin asılı başları günlerce bu ağacın dallarında sallandı. Halk bu feci manzaradan dehşete düştü.

İstanbullular bu ağaçta şahit oldukları kanlı manzaralar dolayısıyla ağaca “kanlı çınar” dediler. Zamanla eski doğu mitolojisinde geçen vakvak ağacı ile özdeşleştirdiler. Mitolojideki ağacın meyveleri insan kafasıydı ve güneşte sallandıkça olgunlaşırdı. Mitolojik bu cehennem bitkisine atfen kanlı çınara da şecere-i vakvak denildi. Olay da Vaka-i Vakvakiye olarak anıldı.

İsyanın sonunda isyancıların isteğiyle sadâret ve meşihat makamlarında ve diğer dairelerde değişiklikler yapıldı. Nihayet 8 Mart 1656 günü sipahilerin ulufeleri kuruş olarak çıktı. İsyancılar da idamını istedikleri ve henüz ele geçmeyen kimselerin ileride katledilmesi şartıyla dağıldılar, böylece isyan sona erdi.

Kanlı çınar denilen bu uğursuz ağaç Ayasofya ile Sultanahmet Camii arasındaki sahadaydı. Etrafında taşla örülmüş genişçe bir set bulunuyordu. Ayasofya’ya doğru bakan kalın bir dalı düz şekilde uzanıyordu. Ağaç daha uzun yıllar yaşayıp Cumhuriyet zamanına değin erişti.

Bu güne intikal etmeyen ağacın yeri park sahası içinde kalmıştır. Bu ağaç Topkapı Sarayı’nın 1. avlusunda bulunan diğer meşhur çınar, Yeniçeriler Çınarı ile karıştırılıyor yahut özdeşleştiriliyorsa da ikisi farklı ağaçlardır.